|
|
| Nedim |
|
|
|
1681 -1730 İSTANBUL'da doğdu. Asıl adt Ahmet'tir. Medresede okuyup müderris (öğretmen) oldu. Sadrazam Damat İbrahim Paşa onu korudu. Lâle Devri'ni dile getiren şarkılarıyla im saldı. Zamanında hep ikinci derecede bir şair sayıldığı halde İstanbul ağzını divan şiirine sindirmek gibi büyük bir üstünlüğü vardı. Patronalı İsyanı'nda Beşiktaş'taki evinden damdan dama kaçarken düşüp öldü. Türkçe ve Farsça divanı, birkaç tercümesi vardır. ' s ULTAN Üçüncü Ahmet'in sadrazamı Damat İbrahim Paşa konağında, onun kitaplarını tasnif ve muhafaza eden, aynı zamanda şair Nedim Ahmet Efendi, Müneccimbaşı Tarihi tercümesini tamamlaya-lı epey olmuştu. Lâle soğanının bir altına satıldığı bir devir yaşanıyordu İstanbul'da... Şair Nedim Ahmet Efendi, hafif çiçek bozuğu yüzünden eksik olmayan gülümseyişle, Beşiktaş'a yakın «Hane-i viran»ına gelmiş, samur kürkünü çıkarmış, kavuğunu gulâmı-na vermiş, henüz mindere kurulmuştu, içinden, o cuma günü iskeleden üç çifte kayıkla nasıl Kâğıthane'deki Sa'dâbâd Köşkü'ne gideceğini, yeni ahbap olduğu civanlarla nasıl eğleneceğini kura kura el çırptı. Bunun anlamı açıktı. Sazendeler ve sakiler, yer minderinin etrafını aldılar. Hele sadrazamın hediyesi olan câriye, ipek sarısı saçlarını omuzuna dökmüş, duru mavi mahmur bakışlarını kafesin ardından denize dikmiş, oynama sırasının kendisine gelmesini beklerken Nedim, büsbütün çileden çıkıyordu. Ayağın sakınarak basma, aman sultânım, Dökülen mey, kırılan şîşe-i rindân olsun... diyordu. Hemen divit ve kâğıt getirtti. Oracıkta, sonradan şarkı haline getiriverdiği bir nâme düzenledi: Izn alıp cüm'a namazına deyü mâderden Bir gün uğurlayalım çerh-i sitem-perverden Dolaşıp iskeleye doğru nihan yollardan Gidelim serv-i revanim, yürü, Sa'dâbâd'a... Ve bunu hemen «Serv-i revân»a yürüttü. Vakit akşama yakırJı. Nedim, hızını alamadığı için elinde divit ve kamış kalem, şarkıyı tamamlamayı düşünüyordu. Sevdiğini güle oynaya dünyadan kâm almaya davet eden bir şarkıydı bu. Mısralar birbiri ardınca su gibi gelip diziliyordu. O bittikten sonra, «Çengü çegane» başladı. Câriye, ince tüller arasından pembe teni görünerek tef ve şarkılara ayak uydurmuş, uçarcasına dönüyordu. Şair, dayanamadı: Rakkas, bu halet senin oynunda mıdır? Âşıklarının günâhı boynunda mıdır? diye şiirle sordu cariyesinden işin aslını. Buna kar- şılık yüreğini delen bir tatlı gülümsemeyle teşekkür aldı. Hemen, kendisine içki sunan güzele seslendi: Saki, duracak zaman değildir Kaybetmeyelim dem-i şebâbı Bir hâlete koy beni ki olsun Sırtımdaki sof dahi şarabî... Ama buna pek fırsat olmayacaktı. Birdenbire uzaktan uzağa bir uğultu, yokuşta koşan ayak sesleri duyuldu. Nedim Ahmet Efendi: «Ne oluyor? Nedir bu gürültü?»» diye adam saltndırdı. Meseleyi öğrensinler istedi. Gönderilen çedikli çabucak dönmüştü: «Aman Efendimiz,» diye soludu, «Patronalı tayfası isyan etmiş. Ne varsa yakıp yıkıyorlar imiş. Haliç'teki köşkler alev alev yanar, kızıllığı bizim damdan bile görünür. İbrahim Paşa'ya yakın olanların hepsini topluyor, katlediyorlar imiş. Ola ki efendimize bir zarar irişe... Bir an kaybetmeden firar ide-siz...» diyordu. Çengü çegane berbat olmuş, herkes canının derdine düşmüştü. Nedim'in canından çok sevdiği cariyesi, ne yapacağını şaşırmış, perişan bir halde kalakalmıştı. Şair, derhal ortalığı toplattı. Kendisine ölünceye kadar bağlı kalacağını bildiği adamı Behlül ile cariyesini alıp üst kata çıktı. Levent takımı çoktan Beşiktaş'a erişmişti. Ellerinde palaları, önlerine geleni doğruyorlardı. Müderris ve kütüphane muhafızı Nedim Ahmet Efendi, şimdi canının derdine düşmüştü. Doğruca, evin damına çıktılar. Ortalık iyice kararmıştı. İçkinin tesiriyle şairin elleri titrer olmuştu. Başı da dönüyordu. Önce cariyesini karşıki evin, çok yakın olan damına atlattı. Sonra, onun uzattığı eli tutarak kendisi de geçmek istedi. Ama ne olduysa o anda oldu. Karanlıkta basacağı yeri iyi göremeyen Nedim Efendi, üç katlı konağının çatısından, sırtındaki sofun eteklerini yelpirdeterek çığlıklar arasında aşağıya uçtu. Dostları, Nedim'in nâ'şını yaşlı gözlerle gizlice Üsküdar'a götürdüler. Orada, Tunusbağı mezarlığında toprağa verdiler. Hattâ anlaşılmasın, başlarına bu yüzden bir dert gelmesin diye, onun baş-ucuna dikilen taşa, şairliğini bile yazdırmadılar. Nedim'in divanını şair Halil Nihat Efendi, birçok emekle derleyip toplayarak bastırdı |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|


