Teknoloji ve Tasarım Dersi Anasayfa arrow Astronomi arrow Çok Özel Bir Gezegen












Çok Özel Bir Gezegen Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 0
Kötüİyi 
Prof. Dr. Ömer Said GÖNÜLLÜ
 

Bir an için, dönmemek üzere Dünya'dan uzaklaştığımızı ve Kâinat'ın derinliklerine doğru yolaldığımızı varsayalım. Yolculuğumuzun ilerleyen safhalarında, hayatın Dünya'daki gibi kompleks organizmalarla temsil edildiği bir gezegenin yolumuza çıkma ihtimalinin giderek azaldığını düşünürüz. Bu durumda ülfet perdesi ortadan kalkar; dünyanın ne kadar kıymetli, eşi bulunmayan ve Kâinat'taki fiziksel entropiye meydan okuyan (bildiğimiz) tek yer olduğunu bilinçli şekilde farkederiz.
Tam bu ümitsizlik ruh hali içindeyken, varsayalım ki, karşımıza mavi bir gezegen çıkar. Yaklaştığımızda, üzerinde denizler, ormanlar, ırmaklar ve hareket eden varlıklar görürüz. İndiğimizde buradaki yerçekiminin, havanın, suların, meyvelerin, tahılların, hayvanların bize hitap edecek tarzda yaratıldığını anlarız. "Dünya'ya ne kadar da benziyor!" deriz. Bu sizce ne kadarlık bir ihtimaldir? Çok küçük ve neredeyse "sıfır" değil mi?

Sonsuz ilim ve kudret Sahibi olan Yaratıcı dilerse, Kâinat'ı Dünya gibi gezegenlerle doldurur, O'nun takdirini bilemeyiz, fakat Dünya'nın tesadüfle izah edilemeyecek ve Yaratıcı Rabbi görüyor gibi vicdanımıza duyuracak kadar çok hassas ölçülerde yaratılmış olmasıdır böyle bir ikinci gezegenle karşılaşma şansımızı bizce sıfıra indiren.

Aslında, Kâinat yolculuğumuzda neyle karşılaşırsak karşılaşalım, herşeyde bir hikmet, üzerinde düşünülmesi gereken belli gayeye matuf bir tasarruf olduğuna inandığımızdan, bunları sadece insanın merak, keşif, muhakeme ve istifade kabiliyetine hitap eden ilahî sıfat ve fiillerin cilveleri olarak temaşa eder, anlamaya çalışırız. Bu kudret ve hikmet karşısında, kendimizi güvende hissederiz. İtminanımız pekişir ve insan olarak yaratılma bahtiyarlığımıza şükrederiz. Kâinatın her noktasına her an hükmeden Birisi olduğuna ve O'nu da çok merhametli olmasıyla tanıdığımıza göre, korkulacak bir durum yoktur (diğer yandan, kâinatta karşılaşacağımız her nesne ve hadiseye bu inanç ve rahatlık içinde bakmak, bunları analitik bir şekilde anlamamız gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Böyle bir gayret hem insan olma sorumluluğumuzun, hem de kulluğumuzun gereğidir).

"Dünya" denilen mucize
Belki Batı'daki dünya dışı hayat araştırmalarının (exobiology) temelinde yukarıdaki gibi, inanan insana ait bir bakış yok. Fakat, bu tip araştırmalar oradaki bilim adamlarını da düşüncelere sevkediyor, fizik-metafizik sınırında dolaştırıyor.

Washington Üniversitesi'nden iki profesör, paleontolog Peter Ward ile uzay bilimci Donald Brownlee yazdıkları "Dünya: nadirattan bir parça" (Rare Earth) isimli kitaplarında, 60'lı yıllardan beri kabul edilegelen hipotezlere karşı yeni bir düşünce ortaya koyuyorlar. Ward ve Brownlee'ye göre Dünya, kompleks bir hayatın ortaya çıkması için gerekli bütün unsurları bünyesinde toplayan bir Adn Cenneti (Ward & Brownlee, 2000).

Kâinat'ta gözlenen çeşitli ortamların hayat için karanlık ve dehşet verici olduğuna inanan yazarlar, Güneş sistemimizin orijinal olduğunun altını çiziyor ve Yerküre'yi Samanyolu Galaksisi içinde özel bir duruma sahip olarak gözlemliyorlar: "Güneş sistemimiz özel, hatta müstesna niteliklere sahip. Güneş de çok nâdir rastlanan bir yıldız. Diğer yıldızların % 95'inden daha masif. Ve milyarlarca yıldan beri istikrarını koruduğundan, çevresinde yaşanılabilecek bir bölge oluşmuş."

Yerküre'nin diğer özelliği, Güneş sisteminde hayat için en uygun yerde bulunuyor olması. Güneş'e, kaynayan Venüs gibi ne çok yakın, soğuk Mars gibi ne çok uzak. Eğer Dünya Güneş'e çok yakın olmuş olsaydı, dönme ekseni değişecekti ve bir yüzü sadece çok seyrek olarak aydınlanacak, sonunda donacaktı. Veya tam tersine, eğer Güneş sisteminin dış sınırında bulunsaydı, aralıksız olarak meteorit ve asteorid bombardımanına uğrayacaktı. Her iki durumda da hayat için elverişli bir ortam meydana gelmeyecekti. "Dahası, Samanyolu'nun çok sakin bir bölgesinde bulunuyoruz; Galaksi'nin merkezinden 25 bin ışık yılı uzaklıktayız. Eğer, yıldızların daha yoğun olduğu bir yerde bulunsaydı, Dünya bir süpernova patlamasıyla yokolur veya bir kara delik tarafından yutulurdu" diyor iki bilim adamı.

Dünya'nın müstesna ve nadir bir gezegen olduğunu gösteren bir başka faktör Jüpiter. Ward ve Brownlee'ye göre Jüpiter, kuyruklu yıldızları tuzağına düşüren bir avcı, yüksek çekim gücüne sahip bir sifon gibi davranıyor. Böylece Güneş sistemini, Dünya'ya çarpabilecek gökcisimlerinin büyük kısmından temizliyor. Ward, "durum daha da kötü olabilirdi. Jüpiter ve diğer dev gezegenler bunları absorplamasaydı veya uzak uzaya fırlatmasıydı, Dünya'nın maruz kalacağı çarpışma sayısı 10 bin kat daha fazla olabilirdi. Şu an için, bulabileceğimiz en iyi Jüpiter bizimkidir" diyor.

Hayatın bir gezegen üstünde ortaya çıkabilmesi için, istikrarlı bir dönme ekseninin bulunması gerekir. Dünya'nın durumu bu ve bu da Ay ile oluyor. "Ay'ın varlığı Yerküre'ye genel olarak kararlı bir eksen sağlamıştır. Uydusu olmayan diğer gezegenler ise sanki düzensizce yuvarlanmaktadır ve bu da hayatın ortaya çıkma sebepleri açısından elverişsiz bir durum meydana getirmektedir" tesbitinde bulunuyor Donald Brownlee.

Dünya'nın stabilitesinde Ay şüphesiz önemli bir rol oynuyor, fakat bundan, bütün Kâinat için geçerli bir model çıkarmak mümkün mü? Paris Gözlemevi'nden uzay bilimci Jacques Laskar şunları söylüyor: "Dünya'nın, uydusuna göre durumu, Güneş sisteminin oluşumunun tersine, çok özel. Hayat taşıyan bir Dünya için Ay'ın varlığı zorunludur; fakat herşey, gezegenler sisteminin düzen ve yerleşimine bağlıdır. Gelecekte keşfedeceğimiz dünyalar, Ay'lı veya Ay'sız olsun, hayatın varlığı için mutlaka istikrarlı olmalıdırlar".

Diğer yandan, Peter Ward'a göre levha tektoniğinin Yerküre'de hayatın gelişmesinde önemli bir yeri var. Güneş sistemindeki diğer hiçbir gezegende meydana gelmeyen levha tektoniği yerkabuğunun jeodinamiğini açıklamaktadır. Dünyanın soğuyup taşlaşan en dışındaki kabuk kısım (litosfer = taşküre) sıcaklığı halen yüksek iç kısımlardan gelen basınçla kırılmış ve onbir büyük parçaya ayrılmıştır. Bazısı kıta, bazısı okyanus kabuğu olan bu parçalar deniz üstünde yüzen tahta parçalarının hareketine benzer şekilde yavaş yavaş hareket etmekte ve sınırları boyunca ya dalma-batma, ya üzerleme, ya da çarpışma aktivitesi göstermektedirler. İşte bu aktiviteler sırasında kıtalar yılda birkaç santimetre hızla hareket etmekte ve jeolojik zaman ölçeğinde farklı enlemlere geçmektedirler. Böylece farklı coğrafya, iklim ve ekosistem ortamları oluşmuş, kıtalar üstünde çok zengin bir biyolojik çeşitlilik yaratılmıştır. Levha tektoniği, kıta ve dağların ortaya çıkmasına yolaçmış, bunlar da hayvan ve bitki topluluklarına sayısız ekolojik hayat alanı sunmuştur. Yerkabuğundaki iç hareketler sıcaklığın düzenlenmesi ve fazla karbonun yeniden devr-i daime girmesi sürecinde rol almıştır. Bu yolla, sera etkisi iyi zamanda iyi bir seviyeye ulaşmıştır.

İki araştırmacının geliştirdiği hipoteze göre, Dünya'ya has istisnaî şartlar kompleks canlıların yaşaması için gerekli optimum özellikleri sağlamaktadır. Böylece Kâinat'ta teknoloji uygarlıklarının varolma ihtimali giderek azalmaktadır. Bu son düşünce bilim camiası tarafından da giderek daha geniş ölçüde paylaşılıyor. Peter Ward, "yıllar geçtikçe, Kâinat'ta yalnız olduğumuz yolundaki düşüncemiz kuvvetleniyor. Her ne kadar Güneş sistemi dışında yeni gezegenler keşfedilmesi yeni ufuklar açtıysa da, bunlarda bizdeki gibi kompleks canlılar, yani bir hayvan hayatı bulunması ihtimali çok düşük. Olsa olsa belki mikrobik düzeyde bir hayat ihtimalinden sözedilebilir. Dünyadan çok farklı çevre şartlarında hayatın daha kompleks formlarla temsil edilmesi mümkün olamaz" diyor ve ekliyor: "Uluslararası Uzay Yolculuğu Akademisi'ne bağlı SETI (Search for ET Intelligence = Dünya dışında zeki varlıkların araştırılması) Komitesi'nin çalışmaları durdurulsun, demiyorum. Fakat bu amaçla yapılanların bir para kaybı anlamına gelmediğini iddia etmek de giderek zorlaşıyor."

Ward ve Brownlee, bir ucu sürekli açık kalmaya mahkum böyle bir konuda iki bilim adamı olarak birşeyi anlamaya çalışıyorlar, ispat etmeye değil. Tabii, özellikle ABD ve Avrupa'da dünya dışı hayat ve zeka araştırmalarına küçümsenmeyecek bütçeler ayrılması ve kesin bir şey söylemenin güç olması konuyu tartışılır hale getiriyor. Meselâ, Mars'tan koparak Dünya'ya düşmüş meteoritlerin mikroskobik incelemelerinde görülen solucan şekilli oluşumların, NASA'nın 1996 yılında büyük gürültülerle iddia ettiği gibi (bu iddialarla ABD Kongresi'nden büyük fonlar koparmışlardı) bakteri faaliyetiyle oluşmuş yapılar veya mikrobiyal fosiller olmadığı daha sonra anlaşılmıştı. Bu mineral oluşumlar elektron mikroskobuyla incelendiğinde görülen mikro yapıların, hayata izin vermeyecek ölçüde çok yüksek sıcaklık şartlarında meydana geldiği belirlenmişti (Achenbach, 2000). Kaldı ki, Ward ve Brownlee'nin de belirttiği gibi, diğer gezegenlerde çok ekstrem şartlar altında (yüksek sıcaklık, yüksek basınç, oksijen yokluğu) mikrobik canlılar yaratılmış olsa bile, bu ayrı birşeydir, çok hücreli canlıların, entegre organ sistemlerine ve belli davranışlara sahip hayvan gibi kompleks canlıların, ve insan gibi çok özel, mucize bir canlının yaratılmış olması ayrı birşeydir.

Kâinat'tan Hâlik'ını soran seyyah
Sonuç itibariyle, önemli olan nokta, "dünya dışında hayatla, hem de dünyadaki gibi veya benzer bir hayatla karşılaşma düşüncesinin bizi neden hayrete düşürüp heyecanlandırdığı?" sorusuna nasıl bir cevap vereceğimizdir. Yazının başında kurguladığımız yolculuğu tersinden düşünelim: sözgelimi, hiçbir gezegende yaşamamış ve hiçbir canlı gezegenle karşılaşmamış biri olarak Kâinat'ın öbür ucundan yola çıksak ve ışık hızıyla dolaşsak, birkaç milyar yıl sonra Dünya ve üzerinde yaşayanlarla karşılaşsak ne hissederiz? Burasının mucizevî bir yer olduğunu söyleriz. Aslında bunu söylemek için bu yolculuğu hayalen yapmak yeterli ve herbirimiz bunu, üzerinde yaşadığımız Dünya için hem de sık sık yapmalıyız. Merak ve hayret duygumuzun canlı tutulması, marifet ufkumuzun genişlemesi, her sabah güneşi üstümüze doğuran, her an kalbimizi çalıştıran, her lâhza ciğerlerimizi oksijenle dolduran merhamet sahibi Kudreti Sonsuz'a, O'nu görüyor gibi iman ve kulluk etmemiz için, en önemlisi, bu mülahazalarımızın diri kalması için vicdanımızda bu terkibi yapmaya çalışmamız gerekiyor. Kâinattan Hâlik'ını soran bir seyyahın müşahede ve tespitleri de bunu söylemiyor mu:

"Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir, gözünü açıp baktıkça gördüğü, gâyet keremkârane bir ziyafetgâh, gâyet san'atkârane bir teşhirgâh, gâyet haşmetkârane bir ordugâh ve talimgâh, gâyet hayretkârane ve şevkengizâne bir seyrangâh ve temaşagâh, gâyet mânidârane ve hikmetperverane bir mütalâagâh olan bu güzel misafirhânenin Sahibi'ni ve bu kitab-ı kebîrin Müellifi'ni ve bu muhteşem memleketin Sultanı'nı tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken; en başta göklerin nur yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür: "Bana bak, aradığını sana bildireceğim!" der. O da bakar görür ki:

Bir kısmı, arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece süratli yüzbinlerce gökcismini direksiz, düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren; yağsız, söndürmeden mütemadiyen o hadsiz lâmbaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden ve güneş ve kamerin vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları vazifelerle çalıştıran ve (...) nihayetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikkei fıtrat ve aynı surette, beraber noksansız tasarruf eden, ve o pek büyük mütaceviz kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren, ve o nihayetsiz kalabalığın enkazları gibi, göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden, pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve bir muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren ve arzı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir surette hakikî ve hayalî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlûkatına gösteren bir tezahür-ü rububiyet ve o rububiyet faaliyeti içinde görünen teshir, tedbir, tedvir, tanzim, tanzif, tavziften mürekkep bir hakikat, bu azameti ve ihatası ile o semavat Hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine, ve mevcudiyeti, semavatın mevcudiyetinden daha zâhir bulunduğuna bilmüşahede şehadet eder manasıyla "Lâ ilâhe illallah..." denilmiştir...

Sonra o seyahat-i fikriyeye alışan o mütefekkir misafire, küre-i arz lisan-ı haliyle diyor ki : "Gökte, fezada, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku!". O da bakar görür ki : Arz, (...) bir mevlevî gibi iki hareketiyle; günlerin, senelerin, mevsimlerin oluşmasını sağlayan bir daireyi, haşr-i âzamın meydanı etrafında çizen, ve canlıların yüzbin çeşidini bütün erzak ve levazımatlariyle içine alıp feza denizinde tam bir denge ve düzenle gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve musahhar bir sefine-i rabbaniyedir...

Yüzbinlerce çeşit canlı türün sayısız fertlerinin suretleri basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor ve gâyet rahîmane terbiye ediliyor ve gâyet mu'cizane bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip, onları uçurmak suretiyle neşrettiriliyor ve gâyet müdebbirâne idare olunuyor ve gâyet müşfikâne yiyecekleri veriliyor ve gâyet rahîmane ve rezzakane hadsiz ve çeşit çeşit, lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az (gibi görünen) kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su damlalarından yetiştiriliyor. Her bahara, bir vagon gibi, hazine-i gaybdan yüzbin çeşit yiyecek ve levazımat, tam bir düzenle yüklenip hayat sahiplerine gönderiliyor. Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara süt konservelerini ve validelerinin şefkatli sinelerine asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, açıkça bir Rahman-ı Rahîm'in gayet müşfikane ve mürebbiyane bir rahmet cilvesi ve ihsanı olduğunu isbat eder." (Âyetül Kübra)

Evet, insanı ahseni takvim suretinde bir eşref-i mahlûkat olarak yaratan Cenab-ı Hakk, Kur'ân-ı Kerim'de böyle bir ayrıcalığı Arz'a da veriyor. Kâinat'la ilgili ayetlerde semavattan (gökler) sonra hemen "arz" nazara veriliyor. Nâdirattan bir parça olan şu Yerküre ve Güneş sistemimiz hadsiz hamd ve şükrümüzü gerektiriyor.

Kaynaklar
- Achenbach, J. (2000) "Life beyond Earth." National Geographic. January. Washington.
- Ward, P.D. & Brownlee, D. (2000) Rare Earth. Copernicus. New York.
 
< Önceki   Sonraki >

Şuanda 22 misafir bağlı