Ubeydullah Akyüz | | Hayatın ne olduğu bilimin arasındadır. Aslında, “hikmet yurdu” olan şu âlemde, sebepler zemininde tecelliyi adet-i Sübhani’ si haline getirmiş olan Allah’ın Hayat sıfatının kudret planında, yani sebepler ötesi tecellisine dayanan ve varlığın özü, hülasası, kreması olan hayat, mevcut pozitivist ve materyalist düşünce devam ettiği sürece bilimin meçhullerinden biri olmaya da devam edecektir. Bilim adamları, hayatı yer- yüzüne ve maddeye has kabul etmekte, yeryüzünün ötesinde hayat olup olmadığını epey zamandır araştırmaktadırlar. Tabii onlar için, Bediüzzaman Hazretlerinin yarım asırdan daha uzun bir zaman önce, meleklerin varlığını ispat sadedinde getirdiği akli deliller, modern ifadesiyle argümanlar belki kabule şayan olmayabilir. Meleklerin varlığını ispat için hayat üzerinde duran Bediüzzaman Hazretleri şöyle yazıyordu yıllar önce: “Hakikat katiyen gerektirir ve hikmet kesinkes ister ki, yer gibi göklerin de sakinleri bulunsun ve şuurlu sakinleri bulunsun ve bu sakinler 0 göklere uygun olsun. Evet, hakikat böyle gerektirir. Zira şu zeminimiz, göklere nisbeten küçüklüğüyle beraber şuurlu yaratıklarla doldurulması, ara sıra boşaltılıp yeniden şuurlularla şenlendirilmesi işaret eder, belki açıkça ortaya kor ki, şu muhteşem burçlar sahibi olan süslü köşkler misali gökler dahi, vücudun nurunun nuru olan canlı ve canlıların ışığı olan şuurlu ve idrak sahibi yaratıklarla elbette doludur. 0 yaratıklar da, insanlar ve cinler gibi, şu alem sarayının seyircileri ve şu kainat kitabının inceleyicileri ve Rabbin saltanatının dellallarıdırlar.” “Vücudun kemali hayat iledir. Belki vücudun (yani varlığın) hakiki vücudu hayat iledir. Hayat, varlığın nurudur. Şuur, hayatın ışığıdır. Hayat her şeyin başıdır ve esasıdır... Denilebilir ki, hayat olmazsa, varlık varlık değildir. Yokluktan farkı olmaz. Madem hayat ve şuur bu kadar önemlidir. Ve madem, şu âlemde tam bir intizam ve denge vardır. Ve şu kâinatta her şey sapasağlamdır, yerli yerincedir ve tam bir ahenk halindedir. Madem şu küçücük küremiz, bu kadar had ve hesaba gelmez canlılarla, hayat, ruh ve idrak sahibi varlıklarla doldurulmuştur, elbette doğru bir sezgi ve kati bir yakın ile hükmolunur ki, şu semavi köşkler ve yüce burçların dahi kendilerine uygun canlı ve şuurlu sakinleri olsun. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi o nurani sakinler, hayat sahibi varlıklar bulunur. Işık, ateşi yakmaz. Belki, ateş ışığa kuvvet verir. Ezeli Kudret, en adi maddelerden, en yoğun elementlerden sayısız canlı ve ruh sahibi varlığı yaratıyor ve gayet ehemmiyetle yoğun maddeyi hayat vasıtasıyla latif, rafine maddeye çeviriyor ve hayat nurunu her şeyde pek bol serpiyor ve şuur ışığıyla çoğu şeyleri yaldızlıyor. Elbette, 0, her şeyi belli bir hikmete göre yapan Zat, kusursuz kudreti ve noksansız hikmetiyle nur gibi, esir gibi, ruha yakın ve uygun olan daha başka rafine maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz.. Belki nur maddesinden, hatta karanlıktan, hatta esir maddesinden, hatta manalardan, hatta havadan, hatta kelimelerden canlı, şuurlu pek çok varlık yaratır. Pek çok ruhani mahlukları, o latif (rafine) maddelerden hak eder. İşte, onların bir kısmı melaike, bir kısmı da ruhani ve cin nev’ leri, yani türleridir.” Bediüzzaman Hazretleri’nin bu ifadelerinin üzerinden yarım asır geçtikten sonra ilim adamları okyanusların derinliklerinde yaptıkları araştırmalarda, okyanus tabanından sızan deniz suyunun alttaki magma tarafından ısıtılmasını müteakip, soğuk okyanusa fırlamasıyla oluşan sıcak su kaynaklarının çevresinde yaşayan yaklaşık 300 tür hayvanın varlığını keşfettiler. Konu hakkında yazan Victoria Üniversitesi’nden Verena Tunniclife, şu yorumu yapıyor ve şunları soruyor: “Yerküre kabuğunun hareket ve patlamasına yol açan enerjiyi düşünün. Aktif bir yanardağa baktığınız zaman, yerkürenin içindeki radyoaktif çözüntünün ürettiği ısının kurtulup yüzeye çıktığına şahit olursunuz. Karaları harekete geçiren ve dağların oluşumuna sebep olan aynı nükleer enerji ile bağlantılı biyolojik topluluklar niye bulunmasın? Bu toplulukların jeolojik olarak hareketli bir çevrede meydana gelmiş olabileceği düşüncesi son zamanlara kadar fantezi gibi görünüyordu. Bu toplulukların varlığı, artık 20. asır biyolojisinin en hayret veren keşiflerinden biri.” Değerli ilim adamı Prof. Dr. Mustafa Karlıdağ Bey’in Sızıntı’nın 202. sayısında yayınlanan ilgili yazısıyla haberdar olduğumuz bu gerçek, Bediüzzaman hazretlerinin gerçeği gören gözünün keskinliğine ve yanılmazlığına işaret ettiği gibi, daha başka pek çok gerçeklere de kapı aralamış bulunuyor. Bilindiği gibi, melekler, nurdan yaratılmış varlıklardır. Kur’an-ı- Kerim’de cinlerin de dumansız ve vücutsuz ateşten yaratıldığı ifade edilir. Bu dumansız ateşten kastın ne olduğunu bilemiyoruz. Belki bir tür enerji veya radyasyondur. Ayrıca bir hadis-i şerifte Efendimiz Hz. Muhammed (sav) “İlk yaratılan benim nurumdur” buyururlar. Benzer şekilde Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin bölümünde “Ve Allah, ışığa ‘ol’ dedi ve oldu” diye yazar. Yine Kur’an-ı Kerim’de insanın halife oluşundan bahsedilir. Bilindiği gibi halife, ‘yerine geçen, sonra gelen’ demektir. Buradan hareketle bazı tefsirciler, insanın hilafetinden kastın, onun yeryüzünde cinlerden sonra yaratılıp, yeryüzünü imarla görevlendirildiğini ifade etmek için olduğu görüşündedirler. Bütün bu gerçeklerden hareketle, aşağıdaki neticelere varılıp varılamayacağı ilim adamları tarafından incelenmelidir: Allah, önce nuru, yani bir manasıyla ışığı yaratmıştır. Ateş ışıktan sonra yaratılmış, toprak ise daha sonra gelmiştir. Ve, kainatın yaratılış devrelerinin her birinde, Allah o devreye ve kainatın o andaki haline uygun canlılar yaratmıştır. Kainat ışık halindeyken Allah melekleri, dumansız bir ateş, belki radyoaktif enerjiye benzer bir haldeyken cinleri ve yeryüzü soğuyup da toprak halini aldığı zaman elementleri, bitkileri, hayvanları ve en nihayet bütün şartlar uygun hale gelince de insanı yaratmıştır. Şuurlu bir varlık olarak insan cinlerin yerine yeryüzüne hâkim kılınmış ve yeryüzünü imarla görevlendirilmiştir. Ayrıca, ışıktan, ateşten ve topraktan olduğu gibi, hemen her maddeden, sudan, havadan, esirden... yaratılma sayısız varlık vardır. Kâinatın her yanı, oraya has yaratıklarla, belki Canlılarla doludur. Bütün bunlardan başka, insanın hareketleri, sözleri ve hatta düşünce, niyet ve hayalleri onun bir başka dünyasını, yani ahiretini oluşturacak şekilde, o dünyanın, o hayatın maddelerini teşkil etmektedir ve Allah bunlar üzerinde onun ahiretini kurmaktadır. Bir başka ifadeyle, birer çekirdek halinde var ettiği Cennet ve Cehennem’i, iki boyut halinde bütün kâinatı kaplayacak, dolduracak birer ‘ağaç’ haline insanların ve cinlerin sözleri, davranışları, düşünce ve niyetleri getirmektedir. Evet, ilim adamları bu hususlar üzerinde düşünüp, incelemelerde bulunabilirler. |
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3 |